YENİDEN DİRİLİŞ-VI [BİR ÇÖZÜM ÖNERİSİ: ÜÇÜNCÜ YOL]

Heyhat! Ne büyük bir çıkmazdayız!

Bir tarafta aklı ilahlaştıranlar; diğer tarafta aklı öldürenler, yok sayanlar.
Bir tarafta vahiyle savaşta olanlar, diğer tarafta akılla savaşanlar.
Bu kavgayla ömrümüzü heba ettik, asırları harcadık.
Hala da harcamaya devam ediyoruz…
Oysaki aklı ilahlaştırmak kadar, aklı öldürmek de hata değil mi?
Neden bu ikisi dışında üçün bir yol aramıyoruz;
Neden üçüncü bir yolun var olabileceğine ihtimal vermiyoruz?
Mesela, aklı vahiyle buluştursak; vahiyle terbiye edip ehlileştirsek; sonra da İslam'ın emrine versek fena mı etmiş oluruz?
Evet, akıl acizdir; her şeyi kavramaya gücü yetmez. Fakat ihmal edilemeyecek kadar da önemlidir.
“Kur’an güneş ise, akıl gözdür. Kur’an’ın ışığıyla yetinip, akıldan yüz çeviren, güneşe bakıp gözlerini kapatan kimse gibidir ve körden fark yoktur. Vahiyle bir arada olan akıl nur üstüne nurdur” der, İmam Gazali
Vahiyle terbiye edilmemiş bir aklın, sahibini uçuruma sürüklediği doğrudur.
Akıl yontulmamış, budaklı, çapaklı odun gibidir; değdiği yeri hırpalar, yaralar, acıtır ve kanatır; bu da doğrudur.
Evet, akıl coşkundur, deli tay gibidir; sahibini nerelere vuracağı bilinmez.
Fakat akıl, vahiyle terbiye edilebilir, ehlileştirilebilir; pekâlâ dizginlenebilir ve tavına getirilebilir…
Öyleyse neden bunu yapmayalım ki?
Neden aklı vahiyle terbiye edip, İslam'ın emrine sunmayalım ki?


Düşüncede bir fetret yaşıyoruz.
Tabiri caizse bir akıl tutulması, bir inkıta…
Kabul edelim ki İslam düşüncesi hala Fahreddin Razi’nin bıraktığı yerdedir.
Hadi şuna Taftazani diyelim; fakat sonrası yok…
Beş asırdır bu böyle; bir tık ilerleme yok!
Biliyorum, bu yazıyı okuyunca içinden söylenenler olacaktır.
İçinizden Suyuti, İbn-i Hacer, Molla Cami vs. diyenleri duyar gibiyim.
Hem istisnalar kaideyi bozmaz, hem de kastım dil, fıkıh ya da tasavvuf değil.
Ben burada İslam fıkhından, sarf ve nahivden bahsetmiyorum.
Burada, İslam düşüncesinden bahsediyorum; usul-u dinden, usul-u fıkıhtan; yani usul ve yöntemden, mantık ve kelamdan bahsediyorum.
Taftazani sonrası fıkıhta, sarf ve nahivde ve bilhassa tasavvufta çok değerli âlim ve zahitler yetişmiştir; bu anlamda eli öpülecek çok kişi var.
Bu konuda bir itirazım yok; bunda hemfikiriz!
Fakat söyler misiniz Allah aşkına; İslam düşüncesi alanında hadi Razi’den vazgeçtim, fakat Taftazani’den bu yana ne yaptık, ne yapabildik?
Peki ya diğer alanlarda, ya diğer konularda?
Mesela; Cüveyni’den, Gazali’den, Nevevi’den, el-İci’den, İbn-i Haldun’dan, Cürcani’den, İbn-i Hacer’den, Molla Cami’den, Suyuti’den ve daha nicesinden aldığımız o muhteşem ve o müstesna ilmi birikimin üzerine ne koyduk, ne koyabildik?
Yine içinizden “din zaten tamamlanmış, üstüne daha ne koyacağız ki” diyenleri de, duyar gibiyim.
Evet, bu doğru; din tamamlanmıştır; fakat ben dinden bahsetmiyorum.
Ben iman esaslarından ve akaitten de bahsetmiyorum.
Ben İslam düşüncesinden bahsediyorum.
Din başka şey, düşünce başka şeydir.
İman, inanç başka şey, düşünce ise başka şeydir.
Yani İslam inancıyla, İslam düşüncesi aynı şey değildir.
İman, inanç, akide özdür; düşünce ise bizim nazarımızda şekillenir.
İman hakikattir, düşünce ise yorumdur.
İnanç başlangıçta vardır, fakat düşünce zamanla oluşur, gelişir ve ilerler.
İnanca itiraz küfürdür; fakat düşünceye itiraz mümkündür.
Eğer ortada, mevcut bir medeniyet varsa, orada bir düşünceden bir ilerlemeden bahsedilebiliriz; yoksa bahsedemeyiz.
Mesela İslam Medeniyeti varsa, İslam düşüncesinden bahsedebiliriz.
Medeniyet; yani mevcut düşünsel, kültürel ve kurumsal müesseselerin tümü; ilim, sanat, edebiyat, mimari vs.
Şimdi bu ayırımı bilmeyenler, baştan peşin hüküm vermesin.
Din yani inanç yani iman asla değişmez, gelişmez.
Fakat düşünce değişir, gelişir…


Bir paradigma değişikliğine ihtiyacımız var.
Düşüncede yeni bir aşamaya geçmek zorundayız.
Bu olmadan İslam dünyasında ‘yeniden diriliş’ mümkün olamaz.
İslam düşüncesini Razi’nin, Taftazani’nin bıraktığı yerden, tekrardan ele alıp; yeniden ilmek ilmek dokumak, nakış nakış işlemek zorundayız.
Kaybedecek tek bir saniyemiz dahi yok.
Yeniden diriliş’ ancak bu şekilde mümkündür.
İslam düşüncesi ancak bu şekilde, yeniden dirilebilir.
Ve İslam Medeniyeti ancak bu şekilde yeniden ışıldayıp, parıldayabilir.
Bu vesileyle öncelikle ve muhakkak usul-ü din, usul-ü fıkıh, kelam ve mantık ilimlerine yeniden ağırlık verilmeliyiz.
Ne demişti asırlar önce Gazali; “Mantık bilmeyenin ilmine güvenilmez.”
Ne büyük bir öngörü, ne muhteşem bir tespit?
Tam dokuz asır önce bu tespiti yapabilmiş olmak; ne büyü bir deha!
Onun için Gazali zirvedir; hatta zirvenin zirvesidir!
Kim ne derse desin; mantık olmadan ilim gelişmez. Dikkat edin, İslam düşüncesinde asıl diriliş, mantık ilminin literatüre girişinden sonradır.
Ve bitiş, mantığın bitişiyle olmuştur.


Gazali zirvenin, zirvesidir; fakat zirvede yalnız değildir.
Öncelikle, Gazali zirveye el-Cüveyni’nin omuzlarında yükselmiştir.
Ona bu muhteşem ve eşsiz ilmin kapısını aralayan, hocası el-Cüveyni’dir.
Yani İmam’ul Haremeyn; o da bir başka zirve, bir başka efsane…
Kapıyı Cüveyni aralamış, fakat Gazali de bu kapıdan girmesini bilmiştir.
Elbette ki İslam düşünce tarihi, sadece bu iki zirveden ibaret değildir.
İslam düşünce tarihi, başı karlı dağlarla yarışan zirvelerle doludur.
Mesela Fahreddin er-Razi; başka bir zirve, olağanüstü bir zeka...
Ondan bahsederken inanın heyecanlanıyorum; elim ayağım titriyor.
İlminin genişliği, dehasının büyüklüğü karşısında nutkum tutuluyor, adeta.
Ve diğer zirveler; Taftazani ve Cürcani…
Onlar da bir başka efsane, Adudüddin el-İci’nin omuzlarında yükselmiştir.
Ve Adudüddin el-İci, bambaşka bir zirve; onu anlatmaya satırlar yetemez.
Ve işte İbn-i Haldun; kendinden önceki tüm alimlerin omuzunda yükselmeyi bilmiş bir yıldız; İslam semasının kendi sahasında tek yıldızı…
Her biri, bir diğerinin araladığı kapıdan girmiş, açtığı yolda yürümüş, zirveye bir diğerinin omuzlarında yükselmiştir.
Bu hep böyle olmuştur; ta ki biz, hocalarımızın omuzlarına basmaktan imtina edip, bunu bir saygısızlık olarak görünceye kadar.
Gerçek şu ki; hiç biri dünyaya âlim olarak gelmemiştir.
Hiç biri özel sipariş, okunup-üflenmiş, efsunlu- büyülü değildir.
Her biri olağanüstü bir çabanın, emeğin ve en önemlisi bir ustanın eseridir.

...
Başarı, başarıyı getirir.
İyi eserler hep iyi ustalardan çıkmıştır.
Ustayı usta yapan, en başta hocasıdır, ustasıdır.
Başarılı her bir talebenin arkasında başarılı bir hoca vardır; başarılı her bir hocanın de başarılı talebeleri olmuştur, her zaman.
Müridi işleyen, çekip çeviren, tavına getiren, adam eden şeyhidir.
Tarihte hep böyle olmuştur; dehalar, dehaların eseridir.
Ebu Hanife olmasa, Ebu Yusuf; Cüveyni olmasa, Gazali; Adudüddin el-İci olmasa, Taftazani ve Cürcani; Razi olmasa, Esirüddin el-Ebheri ve Abili olmasa İbn-i Haldun belki de olamazdı…

Ne dersiniz?

Selam ve dua ile…

Mücahit KUMANDAVEREN
25.08.2020 / Tatvan

*Tüm hakları saklıdır. Yazarın izni olmadan hiçbir şekilde, çoğaltılamaz, yayınlanamaz, kopyalanamaz, .


23

Yorumlar

Yorum Yap