YENİDEN DİRİLİŞ-V [MEDRESENİN YENİDEN İHYASI]

Medreseyi yeniden ele almalıyız.
Eski şan ve şöhretine yeniden kavuşturmalıyız.
Biz bugün âlim değil, hoca yetiştiriyoruz; ilmihal hocası…
Bizim tüm bilgimiz ilmihal bilgisi; ilmimiz ilmihal ilmi.
Belki bu da gerekli; fakat bu, sadece bugünü kurtarır.
Sadece şahsımızı ihya eder…
Peki ya yarınlarımız, ya geleceğimiz?
Ya bizim dışımızdakiler, diğerleri, başkaları?
Sadece kendimizi düşünmek, bencillik olmaz mı?
Hz. Ebu Bekir'in (r.a.), "Ya Rab! Vücudumu öyle büyüt ki, cehennemde başkasına yer kalmasın," dediğini hatırlayın.
Bu bizim için bir şey ifade etmiyor mu?
İmandan uzaklaşanlar, İslam nimetinden mahrum kalanlar, hakikati bilmeyenler, tanımayanlar umurumuzda değil mi?
Siz sadece söylediklerimizden ve yaptıklarımızdan sorumlu olduğumuzu mu zannediyorsunuz; peki ya, söylememiz gerekip te söylemediklerimiz…
Ya yapmamız gerekip te yapmadıklarımız?
Fırat’ın kıyısında, bir kurdun kaptığı kuzudan sorumlu olduğuna inanan bir geleneğin devamı ve temsilcisi olarak bizler; hiçbir şeyden sorumlu olmadığımızı mı düşünüyoruz?
Dağlarında aç kuşlar kalmasın diye, buğday serpen bir medeniyetin mirasçısı olarak bizler şehrimizde, ülkemizde, coğrafyamızda veya dünyanın herhangi bir yerinde açlıktan ölen; kurda-kuşa yem olan çocuklardan sorumlu olmayacağımızı mı sanıyoruz?
Haksız yere öldürülen her bir candan, dökülen her bir damla kandan, arş-ı alaya ulaşan zulümlerden, fitnelerden ve katliamlardan hesaba çekilmeden cennete gireceğimizi mi zannediyoruz?
Eğer öyleyse, yanılıyoruz!
Kolay mı bu emaneti taşımak?
Göklerin, yerin ve dağların kabul etmediği bu yüce emaneti!
Sadece namazdan, oruçtan mı ibaret bu din?
Haşa küçümsemiyorum; namaz dinin direğidir, oruç ta öyle
Fakat birkaç rekât nafile namaz, birkaç nafile oruçla; yüz şehidin, yüz âlimin sevabına ulaşacağımızı mı zannediyorsak, yanılıyoruz.
Eğer öyleyse kim ne yapsın ilimi, irfanı?
Eğer öyleyse, ömrünü ilim yolunda tüketenler, boşuna mı tüketti?
İlim olmadan, bu dava nasıl yücelir, nasıl yükselir?

Mümkün mü?


Bize bir usta lazım!
Bizi biz edecek, kendimize getirecek ustalar lazım.     
Yeni zirveler, yeni efsaneler, yeni yıldızlar, yeni dehalar lazım.
Bize ezber bozacak, ümmeti silkeleyecek Gazaliler, Raziler lazım.
Fakat bu nasıl olacak?
Biz, dâhilerimizi daha doğarken boğuyoruz.
Daha çocukken yeteneklerini tırpanlıyor, önlerine setler çekiyoruz.
Mesela, büyük zatlar ve âlimlerle ilgili olağanüstü hikâyeler anlatıyoruz.
Örneğin, Anadolu’da her büyük zatın, şeyhin, âlimin bir hikâyesi vardır.
Her biri çocukken mutlaka bir büyük zatın duasına nail olmuş, ya da büyük bir zat tarafından başı okşanmış...
Ve ne ilginçtir ki, hepsinin hikâyesi aynı.
Anadolu’da bu, giderayak bir inanç haline gelmiştir.
Bu yüzden başımızı okşayacak kutlu bir zat bekleriz, hep.
Sanırız ki tüm marifet bundadır; sanırız ki,  her biri özel seçilmiş, okunup-üflenmiş insanlar ve sanırız ki ilim tahsil etmenin yegâne koşulu budur.
Peki, ya böyle bir imkândan mahrum olanlar; ya böyle bir kutlu zatla karşılaşma imkânına sahip olamayanlar?
Eğer bu bir gereklilikse; o zaman ne diye çabalıyoruz?
Eğer bu gereklilikse (ki değildir); hiçbir zaman yeni bir Gazali yeni bir Razi, yeni bir Taftazani gelmeyecektir; boşuna bekliyoruz demektir.

Ne dersiniz?


Gazali’ye, Razi’ye ve daha nicesine gıptayla bakıyorum.
Fakat hikâyelerine değil; ihlaslarına, azim ve çabalarına...
Her birinin eşsiz çabasını ve müthiş dehasını hayranlıkla izliyorum.
İstisnasız her asırda, birçok eşsiz zekâ ve deha gelir.
Ve ne yazık ki, bunların birçoğu yanlış telakkiler ve toplumsal önyargılar yüzünden heba olup gider.      
Oysa iman varsa, her zaman imkân da vardır.
İmkân vermeden, fırsat tanımadan yeni Necip Fazıllar, Sezai Karakoçlar, Cemil Meriçler, Gazaliler, Raziler, Taftazaniler nasıl ortaya çıksın?
Nasıl İslam’ın Einsteinleri, Newtonları yetişsin?
İlim takdir ister, ilgi ister, alaka ister; gayret ister, aşk ister.
Serpilip gelişmek için uygun zaman, özgür mekân ister.
İlim ve bilim ihmale gelmez; boşluk kabul etmez.

Bu doğuda da böyledir, batıda da; her zaman ve her yerde…


Bir çıkış yolu bulmalıyız.
Kendimizi yeniden keşfetmeliyiz.
Daha önce de ifade ettiğim gibi; tarihi ve manevi arka planımız mevcut; geçmişten gelen güçlü bir ilmi birikimimiz ve ilmi geleneğimiz var.
Yapmamız gereken, sahip olduğumuzun bu zenginliğin farkına varmak.
‘Yumurta dıştan bir güçle kırılırsa yaşam son bulur; içten bir güçle kırılırsa yaşam başlar; zira gerçek dönüşümler hep içten gelir’ der, İbn-i Rüşt.
O yüzden değişim dıştan, değil içten gelmeli.
Aradığımız kan uzakta değil, yakınımızda.
Aradığımız kan Batıda değil, kendi içimizde; geçmişimizde…
Düşünce dünyamızı aydınlatacak değerlerimiz ve şaheserlerimiz var.
Paha biçilmez, muhteşem ilmi kaynaklarımız var…
Her biri bir başucu kitabı…
Her biri bir şaheser; olağanüstü...
Bunlarla iyi bir başlangıç yapabiliriz.
İşe, klasik şaheserlerimizden başlamalıyız.
Örneğin; Gazali’nin el-Munkız Mine'd Dalal’i, Makasidu'l Felasife’si, Tehâfütü'l Felâsife’si, Mustasfa’sı ve el-İktisat fil İtikad’ı…
Örneğin Razi’nin Muhassal’ı, Taftazani’nin Şerh’ul Akaid’i, Şerh’ul Makasıd’ı, Cürcani’nin Şerh’ul Mevakıf’ı ve daha nicesi…
Ancak, bu paha biçilmez şaheserlerin birçoğu, medrese çevresinde bilinmekle birlikte; yeterince tanındığı, tetkik edildiği ve öğretilebildiği kanaatinde değilim; en azından yeni ufuklar açacak kadar değil.
O yüzden, ilk adım bunları tanımak ve yeniden yorumlamak olmalı.
Adeta yenilip yutulmalı; her birine yeni şerhler yeni haşiyeler yazılmalı. Ve yazılan her yeni şerh ve haşiyeye de başka şerh ve haşiyeler…
Eğer medrese müfredatında bir devrim düşünülüyorsa; ilki bu olmalı.
İlim ancak bu şekilde çoğalabilir.
Ancak bu şekilde yeni ufuklara yelken açılabilir.
Ve ikinci olarak mutlaka Batı düşüncesine, düşünce tarihine ve modern mantığa yönelik dersler müfredata konulmalı ve okutulmalıdır.
Bunun yanında; modern psikoloji, sosyoloji, ekonomi ve siyaset ilmine dair ana akımlar, görüşler ve karşı itirazları içeren birkaç ders eklenmeli; ufuk açıcı, sağlam ve güvenilir birkaç eser mutlaka okutulmalıdır.        
Ve ayrıca modern matematik, fizik, kimya, biyoloji, tıp ve astronomi ilmindeki yeni gelişmelerden haberdar olunmalı, konuyla ilgili özel hazırlanmış, gereksiz tafsilatlardan arındırılmış, bu ilimlerin hülasası sadedinde birkaç eser müfredata dâhil edilip mutlaka okutulmalı; ya da dışarıdan tamamlatılmalıdır.
Siyaset ve ekonomi olmazsa olmazdır.
Dikkat edin, siyaset yapalım demiyorum; ilmini öğrenelim diyorum.
Yani felsefesini, özünü, esasını…
Bu arada tarih felsefesi ve bilim felsefesini de unutmayalım.
Tarih olmadan kimlik oluşmaz; bilim felsefesi olmadan, bilim olmaz.
Hülasa; Batı düşüncesini tanımadan, onunla mücadele edemeyiz.
Modern ilimleri bilmeden, tanımadan asla kendi hikâyemizi yazamayız.
İşte Gazali tam da bunu yapmıştır; önce rakiplerini tanımıştır. 
Mesela Makasidu'l Felasife’yi, Gazali niçin yazdı sanıyorsunuz?
Rakip akımları tanımak ve daha iyi mücadele etmek için değilse, ne?
Öyleyse, fikri akımlardan korunmak için öncelikle onları büsbütün tanımamız icap eder; bundan korkmamalıyız.

Korkuları gizleyerek değil, üzerine giderek aşabiliriz.


Ve son bir nokta…
En büyük handikabımız; egomuz…
Kibrimiz, gururumuz ve kendini beğenmişliğimiz…
Günümüz aydının; entelektüelinin ve âliminin amansız hastalığı.
Daha doğrusu bir hiçten ibaret olup, kendini dev aynasında gören, aydın ve entelektüel görünümlü budalaların; âlim kılıklı zavallıların…  
Hepsi üç-beş kitap okumuş, üç-beş yazı yazmış, sözüm ona orada burada üç-beş konferans(!) vermiş; sosyal medya allamesi...
Bir selam almaktan aciz; bir merhabadan müstağni…
Hadi diğerlerini anladık da, şu âlim(!) olanlara ne demeli?   
Öyle ayakları yere basmayandan, herkese tepeden bakandan âlim mi olur; mütefekkir mi olur, aydın mı olur, entelektüel mi olur?
Kibrinden önünü göremeyen, başkasına nasıl yol göstersin?
İnsanlığın yolunu tanımayan, cennetin yolunu ne bilsin?
Onurlu olmak, vakarlı olmak bu mudur?
Kusura bakmayın lakin bu vakar değil; vakar ayrı, kibir ayrı şeydir.
Kibir manevi, kalbi bir hastalıktır; o bizi bitirmeden, biz onu bitirmeliyiz.
Ağırbaşlı olmak, onurlu olmak, ilminin ağırlığına göre davranmak, burnunun önünü görmemek demek değildir.
“Âlimin afeti, kendini büyük görmesidir” der, imam Gazali;

Ve şöyle buyurur Yüce Rabbimiz;
İnsanları küçümseyip yüz çevirme, yeryüzünde böbürlenerek yürüme; şüphesiz Allah, kendini beğenip övünen hiç kimseyi sevmez. [Lokman: 18]

Selam ve dua ile…


Mücahit KUMANDAVEREN              
25.08.2020 / Tatvan

*Tüm hakları saklıdır. Yazarın izni olmadan hiçbir şekilde, çoğaltılamaz, yayınlanamaz, kopyalanamaz, .


17

Yorumlar

Yorum Yap