YENİDEN DİRİLİŞ-IV [EN İDEAL EĞİTİM MODELİ: MEDRESE]

Medreselerimiz…
Tarihteki gurur kaynağımız;
Cüveynileri, Gazalileri, Razileri, Farabileri yetiştiren müstesna mekânlar.
Bugünkü ilmi birikimimizi borçlu olduğumuz, ilim-irfan yuvaları.
Her biri birbirinden önemli, her biri birbirinden kıymetli…
İlkin Nizamiye medreseleriyle başladı, sonra devamı geldi.
Cennet mekân Sultan Alparslan ve Nizamülmülk’ün başlattığı bir gelenek;
Nizamiye: İlk medrese, ilk üniversite…
İlki M.1067’de Bağdat’ta kuruldu.
Daha sonra sırasıyla Nişabur, İsfahan, Belh, Musul ve diğer şehirlerde… 
Nişabur’daki, İmam-ul Haremeyn el-Cüveyni’nin adına yaptırılırdı.
İlk rektörü de kendisi oldu; ikincisi ise talebesi İmam Gazali
Her ikisi de efsane; her ikisi de müthiş bir zekâ, her ikisi de olağanüstü…
İslam düşüncesi bu iki dehaya çok şey borçludur.
Mekânları cennet, makamları âli olsun.

Medrese…
En ideal eğitim modeli.
Batı farkında, ama biz değiliz.
Örneğin ders okuma ve geçme sistemi
Bana göre klasik medrese sisteminin en büyük avantajlarından biri bu...
Sınıf geçme sistemi yoktur mesela; ders (kitap) geçme sistemi vardır medresede…
Talebe, her zaman bir dersi en iyi hocadan okuma imkânına sahiptir.
Bunun için şehir şehir dolaşmıştır hep.
Bu dilde de böyledir fıkıhta da; kelamda da böyledir hadiste de, tefsirde de…
Pek çok büyük âlimin hayatı, ilim tahsili amacıyla yollarda geçmiştir.
Klasik dönem İslam tarihinde, ilimi yolculuklar meşhurdur.
Hatta hadis öğrenmek için yapılan yolculuklara, ‘rihle’ adı verilmiştir.
Örneğin, yüz yüze tedrisat metodu; örneğin hoca-talebe ilişkisi.
Her şeyden önce talebenin hocaya sonsuz bir saygısı vardır. Ders, her zaman hocadan birebir ve yüz yüze okunur.
Hocanın karşısında diz çökülür; öyle alınır bilgiler…
Bu talebe için, psikolojik olarak almaya hazırım anlamına gelmektedir…
Ve telif hareketi; bana göre en önemlisi bu; bu muhteşem bir şey.
Klasik dönemde istisnalar hariç, her talebe hocasının ilminin üzerine bir şeyler koymuştur; ya şerh yazmıştır ya haşiye…
‘İslam düşüncesi’ ve ‘medrese’ şöhretini telif hareketine borçludur.
Terkedilmiş en önemli gelenek, en müthiş uygulamadır, telif hareketi.
Tek kelimeyle; yetenekleri coşturan, dehaları ortaya çıkaran bir uygulama.
Ne yazık ki; bugünkü medrese geleneğinde yok!
Bizi bu köreltti, bu dumura uğrattı, bu bitirdi, bu mahvetti…
O yüzden, telif hareketine-geleneğine acilen yeniden dönmemiz gerekir.
Bu bir eksikliktir; bunu tamamlamadan diriliş asla söz konusu bile olamaz.
Nizamiye Medreseleri Modeli tam anlamıyla birebir uygulanabilirse o zaman ancak, bir dirilişten, bir başarıdan söz edebiliriz.
Şayet medreselerimizi geliştirip eski rolüne ve şöhretine kavuşturabilirsek, ilim ve düşüncede yeniden öncü olabilir, yeniden zirveye çıkabiliriz.
Bunu için gerekli olan tarihi ve manevi arka planımız var; geçmişten gelen güçlü bir ilmi birikimimiz, güçlü bir ilmi geleneğimiz var;
Bunun kodları tarihimizde ve geçmişimizde mevcut.
Bu yüzden ısrarla “geçmişimiz geleceğimizdir” diyorum.
Bu sistemi yeniden inşa edebiliriz.
Bin yıl önce Endülüs’te ne olduysa, bugün burada da aynısı olabilir.
Tek yapmamız gereken, bakış açımızı değiştirmek.
Yani başka bir ifadeyle; İbn-i Sina’nın, İbn-i Heysem’in, Farabi’nin, Gazali’nin, Razi’nin, Taftazani’nin, Cürcanin’nin ve İbni Haldun’un baktığı yerden bakabilmek; aynı aşkı yakalayabilmek…
Evet, model iyi fakat bugün yöntem ve müfredat sıkıntımız var.
Medrese kendini geliştirmek-yenilemek zorunda…
Batıya benzeme anlamında değil, İslam’ın altın çağına rücu anlamında…
Müslümanların önünü açabilecek; usul, kelam, mantık başta olmak üzere İslami ilimleri yutmuş; batı düşünce sistemine ve tarihine vakıf; mantık ilmindeki yeni gelişmelere hâkim;
Fizik, kimya, biyoloji, matematik ve astronomideki yeni gelişmelerden haberdar ve tüm bunları Ehl-i Sünnet potasında yoğurarak Ehl-i Sünnet çizgisinde Müslümanların hizmetine sunacak âlimlere ihtiyaç var.
Bunu Ehl-i Sünnet’in iman hakikatlerinden taviz vermeden yapabiliriz.

Medreseyi, medrese yapan davasıydı, ruhuydu.
Öyle der merhum Cemil Meriç:” Medresenin davaları vardı, üniversitenin yok. Medresenin kökleri vardı, temelleri vardı, dalı, çiçeği, meyvesi vardı, üniversitenin yok. Samimiyeti vardı, sıcaklığı vardı, üniversitenin yok.”
Fakat bugünkü medrese, o günkü medrese mi?
Bunu söylemek çok zor…
Bu, acı da olsa gerçektir; son yüzyılda medrese çok kan kaybetmiştir.
Bunu, medreselerimizi yermek, itibarsızlaştırmak için söylemiyorum.
Elbette bu gün, Ehl-i Sünnet akidesini bozulmadan muhafaza etmek gibi önemli bir görevi ifa etmeye çalışan medreselerimiz var.
Bu çok ama çok önemli bir vazifedir; çok değerlidir.
Fakat medreselerden beklenen sadece bu değildir.
Medreselerden beklenen, sadece hoca yetiştirmeleri değildir, mesela.
Ve medreselerden beklenen, sadece sıra kitaplarını okumuş, ellerine icazetnameleri tutturulmuş, ilmi birikimi ve derinliği olmayan talebeler yetiştirmeleri de değildir.
Evet, bu da bir ihtiyaçtır.
Fakat bu, bir dava olamaz; olsa olsa bir görev olur;
Çünkü dava, çok daha büyük, çok daha ulvi bir şeydir.
Medreselerden beklenen yeni Cüveyniler, Gazaliler, Raziler çıkarmasıdır.
Ve yeni Neveviler, İbn-i Hacerler, Camiler, Süyutiler yetiştirmesidir.
Medreselerin asıl amacı bu olmalıdır.
Çünkü İslam’ın mesajını daha ileriye taşımak; tüm dünyaya, gelecek nesillere ve çağlara ulaştırmak ancak bu şekilde mümkün olacaktır.
Buna mecburuz.

Medreseyi her bitiren âlim olmuyor.
Tıpkı üniversiteyi her bitiren ilim adamı olmadığı gibi; bunu kabul ediyorum.
Her ikisi de, sadece işin usul ve tekniğinin öğretildiği yerlerdir.
Fakat benim itirazım, tam da burada başlıyor.
Çünkü bugün mevcut medreselerimizin çoğu bunu tam yapamıyor.
Hatta bir kısmı çocuklarımızın zihnini köreltiyor, yeteneklerini törpülüyor.
Sözüm işini tam olarak yapana değil; sözüm işini yarım-yamalak yapanadır.
Medreselerden mezun olanların ne kadarı bugün usul-u dine, mantık ve kelam ilmine hâkim?
Ne kadarı fıkıh ilmine ve usulüne tam hâkim?
Kaçı, İslam’ın varlık ve âlem telakkisine (teorisine), bilgi telakkisine vakıf?
Kaçı kıyası, burhanı tam biliyor; kaçı modern mantıktan haberdar?
Kaçı modern mantığı İslam’ın emrine sunabilecek potansiyele sahip?
Kaçı bugünkü bilimsel gelişmeler ışığında; yani modern fiziğin, kuantum fiziğinin, kimyanın, biyolojinin, tıbbın, astronominin ve matematiğin ışığında kelamı, mantığı yeniden yorumlayabilecek potansiyele ve kapasiteye sahip?      
Kaçı böyle bir çalışma yürütebilecek, olgunlaştırıp Müslümanların önüne koyabilecek ferasete ve ilmi derinliğe sahip?
Şimdi, İslam düşüncesini şekillendiren kelam ve mantık gibi iki önemli ilim dalını felsefeye gırtlağına kadar batmış, aklı ilahlaştırmış bir kaç ilahiyatçının (tümünü tenzih ederim) ve teoloğun insafına mı bırakacağız?
Bu büyük bir vebal olur.

Selam ve dua ile…

Mücahit KUMANDAVEREN
25.08.2020 / Tatvan


*Tüm hakları saklıdır. Yazarın izni olmadan hiçbir şekilde, çoğaltılamaz, yayınlanamaz, kopyalanamaz, .


18

Yorumlar

Yorum Yap