YENİDEN DİRİLİŞ-III [ÜNİVERSİTENİN ROLÜ]

Ticaret yapanlar ya da ekonomi okuyanlar bilir.
Frençayzing (Franchising) diye bir kavram vardır.
Bir tür bayilik yani; yeni bir marka, ar-ge ya da pazar araştırması gibi bir takım araştırmalar yapmaya gerek kalmadan; denenmiş, bilinen bir markanın ürünlerini alıp satmak.
Tanıma çok da takılıp kalmayın, zira konumuz bu değil; üniversiteler.
Tam da burada, İslam dünyasındaki ve Türkiye’deki mevcut üniversiteleri tanımlamak için, bu kavramı kullanacağım; Frençayzing üniversite.
Yani anlamı, Batıdan aldığımız hazır bilgiyi, sadece aktarmakla yetiniyoruz.
Yani, Batı medeniyetinin bayiliğini yapıyoruz...
Fakat bu sorun, Türkiye için yeni değil; kökü ta Tanzimat’a kadar uzanıyor.
Son yüzyılda ise üniversite resmi ideolojinin kurbanı olmuştur.
Bugün, hem ideoloji, hem siyaset bitirip tüketmiştir, üniversiteyi.
Üniversitenin siyaseti, ticareti olmaz; ideolojisi hiç olmaz.
Üniversitenin derdi olur, davası olur, ruhu olur; amacı, gayesi, hedefi olur.
Üniversiteler siyasi çıkarların, ideolojilerin çatıştığı yerler olmamalı.
Siyasi ve ideolojik hesaplaşmalara kurban edilmemeli.
Torpile, müsamahaya, liyakatsizliğe fırsat verilmemeli.
Üniversite; bir milletin, bir toplumun geleceğinin inşa edildiği yerdir.
Gelecek nesillerin şekillendiği yerlerdir; umuttur, gelecektir.
Pozitif anamda “toplum mühendisliğinin” icra edildiği yerlerdir.
Üniversite, topyekûn bir ‘inşa’ hareketidir;
Kısır kavgalara ve süfli amaçlara kurban edilemez.

Eğitim, her şeyin başı.
Geleceği “inşa” hareketi; fakat nasıl olacağı meçhul
Ya geçmişiyle, tarihiyle barışık; ya da düşman… 
Bizi eğitim sistemimizden vurdular.
Düşüncelerimiz onunla iğdiş edildi; kavramlarımızın içi onunla boşaltıldı.
Kültürümüze, tarihimize, dilimize, değerlerimize onunla yabancılaştırıldık.
Geçmişimizle, inancımızla, kimliğimizle savaşa koşulduk.
Batının kavramlarıyla kendi geleceğimizi inşa etmeye çalışıyoruz; ne acı.
Üniversite, akademisyen, rektör, dekan, profesör, entelektüel; hiç biri bize ait değil; özümüze, kültürümüze, tarihimize, dilimize yabancı…
Bu yüzden kendi kavramlarımızı oluşturmalıyız.

Bilim üretmekte zorlanıyoruz; çünkü o ruh bizde yok;
Hedef yok, amaç yok, gaye yok, dert yok; derdin yoksa sen yoksun.
Kimimiz ideolojilere saplanmış durumda, kimimiz taassuba… 
Siparişle, aşırmayla, parayla tez yazılmaz, makale yazılmaz. Yazılsa da bir yere varılmaz; bir kere etik değil bu.
Kes-kopyala-yapıştır tezlerden, makalelerden bilimsel sonuçlar çıkmaz.
Takdir edilmek için değil, taklit edilmek için yazmalıyız; asıl o zaman başarmış oluruz; öyle der Einstein.
Biz ise tam tersini yapıyoruz; maksat dostlar alışverişte görsün…
O yüzden uluslararası arenada yokuz.
Sadece son beş-on yılda yazılan tezlere, makalelere bir bakın.
Çoğu zorlama, uydurma, boş, anlamsız, faydasız ve bir hiç…
O kadar saçma-sapan, gereksiz tezler var ki; görseniz utanırsınız;
Sadece o değil…
Başlığıyla, kelimeleriyle oynanmış, birbirinin benzeri bir sürü tez var;
Başlıklar, isimler bile neredeyse aynı.
Mesala; “…’un Sosyal Hayata Etkisi: Bitlis Örneği” diye başlayıp, Ankara örneği, Çorum örneği, yok bilmem nerenin örneği şeklinde uzayıp giden bir liste var. Çoğu böyle…
Çoğu çöp; tez merkezleri şimdiden tez çöplüğüne dönmüş durumda.
Çoğu diyorum, çünkü hepsi öyle değil; içinde emek verilmiş, el emeği-göz nuru çok kıymetli tezler de var. Fakat işe yarmazlar, çoğunlukta.
Siz Batıda, Avrupa’da böyle bir şey görebilir misiniz, mümkün mü?
Bu şekilde Batıyla, Avrupa’yla yarışabilir misiniz?
Batıyı eleştirmek başka; hakkını teslim etmek başka…
Kabul edelim ki bu yol, yol değil.
Tez ve makale olayı tam bir rezalet…
Bu şekilde uluslararası başarı elde edilemez.
Uluslararası başarı sayıyla değil; kaliteyle, atıfla değerlendiriliyor.
Maalesef, kaliteli makale ve makale başına atıf sayısında hala, nüfusça bizden küçük, birçok ülkenin gerisindeyiz.
Bilimsel çalışma emek ister, gayret ister; sabır ister…
Edison on bin kez denemese ampulü; Graham Bell, sabahlara kadar uykusuz kalmasa; başarabilir miydi hiç?
Tarih normal insanları yazmaz; ya delileri yazar ya dâhileri; belki velileri.
Bilim tarihi sayısız, ‘imkânsız denecek’ başarılarla doludur.

Üniversite öğrenci seçmeli; öğrenci de üniversite.
İyi hocayı iyi talebeye; iyi talebeyi iyi hocaya vermezseniz…
İkisi de heba olur; ikisine de yazık olur.
Üniversitenin bir gayesi, bir davası olmalı.
Bir yarış olmalı, ama ölümüne, adam harcamasına, değil…
Hem üniversitede hem de üniversiteler arasında bir ödül sistemi olmalı.
Çalışanla, çalışmayan; üretenle, üretmeyen bir olmamalı.
Başarılı olanla, olmayan bir olmamalı.
Çalışanlar, üretenler, özgün çalışmalar ortaya koyanlar ödüllendirilmeli.
Mesela, üniversiteler arasında “Nobel” tarzı bir ödül sistemi olsa iyi olmaz mı? Bana göre son derece faydalı olur.
Tarafsız bir değerlendirme kurulu tarafından her yıl iktisat, edebiyat, fizik, kimya, biyoloji, matematik, tarih, tıp ve İslami ilimler gibi belli başlı dallarda düzenlenecek böyle bir yarışmada kazanlara 40-50 maaş gibi kayda değer bir parasal ödül verilmesi teşvik edici olmaz mı?
Bence bu, yeni ufuklar açar; ilim ve düşüncede yeniden dirilişe vesile olur.
Bence bu fikir üniversiteyi uçurur!

Üniversiteler fikirlerin tartışıldığı, düşüncelerin coştuğu ortamları olmalı; Bunun için gerekli zemin mutlaka tesis esilmeli.
Bu amaçla, mesela kürsü dokunulmazlığı getirilebilir.
Doğru ya da yanlış; bu bir öneri; bunu enine-boyuna tartışabiliriz.
Elbette ki kürsü dokunulmazlığının bir takım ilke ve kuralları olacaktır.
Bir kere ideolojik ve siyasi argümanlar kullanmak; nefret dili kullanmak, aşağılayan ve ötekileştiren bir dil kullanmak, iltimasta bulunmak, imkânları kişisel çıkar uğruna kullanmak ve benzeri eylem ve davranışlar kürsü dokunulmazlığının dışında tutulabilir, ya da bunlara yaptırım getirilebilir.
Başka yerde örneği var mı bilmiyorum; ama ben hem bunu, hem de Nobel tarzı bir ödül sistemini önemsiyorum. Bu ikisi düşüncede çığır açabilir.
Biraz büyük düşünmemiz lazım; büyük, hem de çok büyük…

Selam ve dua ile...

Mücahit KUMANDAVEREN
25.08.2020 / Tatvan

*Tüm hakları saklıdır. Yazarın izni olmadan hiçbir şekilde, çoğaltılamaz, yayınlanamaz, kopyalanamaz, .
 


16

Yorumlar

Yorum Yap