YENİDEN DİRİLİŞ-I [DURUM TESPİTİ] 

Yıllardır şu soru kafamı kurcalar durur.
Medeniyet yarışında; geri kaldık mı, bırakıldık mı?
Bu soru; uykularımı kaçırıyor, huzurumu alt-üst ediyor.
Eminim sizin de uykularınızı kaçırıyordur; yani en azından bir kısmınızın…   
İvedi olarak bu sorunun cevabını bulmamız gerektiği kanaatindeyim ve bu sorunun cevabını bulmadan bir yerlere varabileceğimizi zannetmiyorum.
Teşhis olmadan, tedavi olmaz!
Yarışa yeniden başlamak, bıraktığımız yerden devam etmek için bu şart.
Bırakıldıysak, kim ve neden bıraktı; fail kim; biz miyiz, başkası mı?
Yaklaşık beş asır önce, bilgiyle aramıza mesafeyi kim koydu?
İlimle-bilimle aramızı kim açtı?
Biz mi, başkası mı?

Rivayet odur ki; Rönesans’ın fitilini ateşleyen sanatçılardan biri olan, İtalyan heykeltıraş Mikelanjelo (Michelangelo), Musa heykelini o kadar gerçekçi yapar ki; bittikten sonra karşısına geçip “hadi konuş” der. Hatta çekici eline alıp birkaç adım geriye gittikten sonra, bağırarak heykele fırlattığı ve “Perché non parli” yani “neden konuşmuyorsun” dediği; başka bir rivayette ise “kalk ve yürü ey Musa!” dediği rivayet edilir.

Bunu neden mi anlattım?
Mikelanjelo’yu ya da heykelini övmek için değil.
Yeni ve kısır bir heykel tartışması başlatmak için de değil.
Hatta Rönesans’ı övmek için, hiç değil.
Zira Batı Medeniyeti çalıntıdır ve Rönesans, Endülüs’ün çocuğudur.
Batı, İslam Medeniyetine çok şey borçludur. Buna dair onlarca hatta yüzlerce örnek sunabilirim. Hem de Batının kendi kaynaklarından…
Bunun ispatlamak, geçmişi geri getirmeyecektir biliyorum;
Hatta geçmişe takılıp kalmanın, bir hastalık olduğunu da biliyorum.
Fakat yine de bilmemiz gerek…
Kim olduğumuzu ve ne olduğumuzu bilmemiz açısından…
Geçmişte nasıl büyük medeniyetler kurduğumuzu görmemiz ve bir daha kurabileceğimize dair inancımızın güçlenmesi açısından…
Evet, bu önemlidir; fakat yeterli değildir.

İlk bakışta hem Batıyı eleştirip, hem de Batıdan üstelik Rönesans’ın merkezi Floransa’dan örnek vermek bir tezat gibi gözükebilir; fakat değil.
Endülüs’ten ya da Klasik Doğu-İslam dünyasından bir isim seçebilirdim.
Fakat itiraf etmeliyim ki, Mikelanjelo’yu özellikle seçtim.
Hem Batılı, hem Avrupalı;
Rönesans’ın mimarlarından ve heykeltıraş...

O halde neden mi anlattım Mikelanjelo’yu?
Özverisine, çabasına, sanat aşkına ve anlayışına dikkat çekmek için.
Evet, bu bir özveridir, bir anlayıştır…
Bir yorumdur, bakış açısıdır, zihniyettir, tarzdır, inançtır, aşktır, ruhtur…
Ve bu anlayış sadece heykel ya da resme özgü değildir.
Batı bu anlayışı, bu gerçekçiliği, Rönesans ve Aydınlanma dönemlerinde bilim felsefesi, astronomi ve edebiyat başta olmak üzere; tarih, arkeoloji, siyaset bilimi, ekonomi, matematik fizik, kimya, biyoloji ve diğer tüm bilim ve sanat dallarına uygulamıştır.

Bizde, son beş asırdır “bu” hiç olmadı; hala da olmuş değil.
Kıpırdanmalar var, ama yetersiz.
Sıçrama yapmaya, yetmez…
Köklü değişimler lazım; düşüncede, bilimde, sanatta ve eğitimde;
Ve dahi zihniyette, bakış açısında ve anlayışta...

Kızgınlığım ve öfkem hasetten değil.
Batının riyakârlığına, aymazlığına, fütursuzluğuna ve küstahlığınadır.
Batı Medeniyeti, Doğu-İslam Medeniyetinin mirası üzerinde yükselmiştir.
Avrupa’nın yanı başında, 800 yıl süren muhteşem Endülüs Medeniyetinin ve Müslümanların yaklaşık 250 yıl süren ‘Sicilya hâkimiyetinin’, Avrupa kültür ve medeniyetine etki etmemiş olması olanaksızdır?
Endülüs’ü çoğu kişi bilir, fakat İtalya’nın güneyindeki Sicilya’nın uzun yıllar (827-1061) Müslümanların hâkimiyetinde kaldığını çok az kişi bilir.
Rönesans’ı başlatan asıl olay Endülüs’teki ilmi birikimdir.
Avrupa, Doğu-İslam dünyasından ve Endülüs’ten yapılan tercüme eserlereler sayesinde ‘Aydınlanmıştır’.
Hem de çalarak, çırparak; yakarak, yıkarak; tüketerek ve yok ederek…
Vahşice, ahlaksızca ve hoyratça…

Avrupa bilim ve sanat alanındaki gelişmeleri tamamen Yunan kültür ve medeniyetine dayandırmakta, İslam kültür ve medeniyetini fütursuzca yok saymaktadır. Bu bir haksızlıktır.
Zihniyet açısından bu doğrudur; çünkü Batı bilimi Pozitivist ve Materyalisttir.
Pozitivizmin ve Materyalizmin kökeni ise Antik Yunan felsefesidir.
Fakat telif açısından bu, doğru değildir.
Hakeza bilgi, yöntem ve teknik açısından da bu doğru değildir.
Her şeyden önce Endülüs üniversiteleri, Avrupa üniversitelerinin ilk örnekleri ve fikir babasıdır. Avrupa’da kurulan Bologna (1088), Paris (1150’ler), Oxford (1167), Cambridge (1209) ve daha nice üniversitenin kuruluşunun o döneme denk gelmesi bir rastlantı değildir.
Sayısız Avrupalı öğrenci ve papazın, Endülüs üniversitelerinde eğitim gördükten sonra ülkelerine dönerek; Endülüs eğitim sistemini ve öğrendikleri yeni bilgi, beceri ve teknikleri Avrupa’ya aktardıklarını biliyoruz.
Aristoteles’in eserleri başta olmak üzere; felsefe, mantık, psikoloji, fizik, matematik, astronomi, coğrafya ve tıp alanındaki eserlerin neredeyse tümü, Arapçadan Latinceye tercüme edilmiştir.
Öte yandan Gazali, İbn-i Sina, Farabi, İbn-i Rüşt, İbn-i Hazm, İbn-i Heysem ve İbn-i Haldun başta olmak üzere pek çok önemli âlimin eserleri, Arapçadan Latinceye tercüme edilmiş ve bir kısmı yıllarca Avrupa üniversitelerde ders kitabı olarak okutulmuştur.
Bu arada birebir kopyalayıp, kendi adlarına neşrettikleri eserleri; çaldıkları fikirleri, teknikleri, formülleri, keşif ve buluşları saymıyorum bile. Bu, başka bir makalenin konusu olabilecek kadar uzun ve önemli bir mevzudur.
Batıyla ilmi hesaplaşma, bir gün mutlaka olacak; hak yerini bulacaktır.
Avrupa’nın geçmişi utançla doludur.
Endülüs’te yakılıp yıkılan sayısız cami, medrese ve kütüphane; sadece Rambla meydanında yakılan bir milyona yakın kitap ve Vadi’ül Kebir (Guadalquivir) nehrinde günlerce  akan kan ve mürekkep, kıyamete kadar Avrupa’nın alnında bir kara leke olarak kalacaktır.
Madam Curie yıllar sonra,  “Müslüman Endülüs'ten bize 30 kitap kaldı, atomu parçalayabildik. Şayet yakılan bir milyon kitabın yarısı kalsaydı, çoktan uzayda galaksiler arasında geziyor olacaktık” diyecektir.
Afrika’nın yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin, yüzyıllar boyunca Avrupalılar tarafından sömürülerek kurutulması; köle ticareti, savaşlar, katliamalar ve ülkelerinin tarumar edilerek dillerinin, dinlerinin, kültür ve medeniyetlerinin yok edilmesi olayına gelince; bunları söylemeye dilim, yazmaya elim varmıyor; kalemim ürperiyor, ruhum üşüyor…   
İşte bütün öfkem, kızgınlığım Batının bu tavrınadır.
Avrupa Aydınlanırken, Doğu-İslam dünyası karanlığa gömülmüştür.
Avrupa zenginleşirken, Doğu-İslam dünyası, Asya ve Afrika fakirleşmiştir.
Bu nedenle, Batı Medeniyeti insanlığın kurtuluşuna çare olmaktan uzaktır. Acımasız, vicdansız, merhametsiz, açgözlü ve doyumsuzdur.
İşte bu yüzden İslam Medeniyeti umuttur.
Vicdanlı, merhametli, insaflı, kanaatkâr ve insancıldır.
Bugün, dünya hiçbir zaman olmadığı kadar, İslam’a muhtaç!
İşte bu yüzden “düştüğümüz yerden ayağa kalkmamız şart,” diyorum.

Çünkü “İnsanlığı kurtaracak nesil” biz olabiliriz.
Yeni uyanışlara vesile olabiliriz; fakat önce uyanmamız lazım.
Malcolm X, “Bütün uyuyanları uyandırmaya bir tek uyanık yeter” der. Lao Tzu “Eğer bütün insanlığı uyandırmak istiyorsanız, bütünüyle kendinizi uyandırın…” der.
Ve yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim şöyle buyurur: “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz (Âli İmrân: 110).

Selam ve dua ile…[1]

Mücahit KUMANDAVEREN
25.08.2020 / Tatvan

*Tüm hakları saklıdır. Yazarın izni olmadan hiçbir şekilde, çoğaltılamaz, yayınlanamaz, kopyalanamaz, .


[1]Bu yazı dizisi toplamda 6 makaleden oluşmaktadır.
 


15

Yorumlar

Yorum Yap