ACININ VE HÜZNÜN HİKÂYESİ: ENDÜLÜS-II

Tarık Bin Ziyad.
İslam’ın ismiyle muzaffer kumandanı.
Mağrip fetihleri sırasında Müslümanlara esir düşmüş, Berberî asıllı asker.
Esirken İslam’ı seçmiş ve Mûsâ b. Nusayr tarafından azat edilmişti.
Kabiliyetleriyle Mûsâ b. Nusayr’ın dikkatini çekmiş, gönlünü fethetmişti.
Emrindeki 7 bin askerle Bismillah deyip yola çıktığında henüz kırkındaydı.
Kuzey Afrika’dan, İspanya’ya geçip ‘gemileri yaktığında’ tarihlerden 711, mevsimlerden ilkbahardı.
Ordusuna dönüp şu tarihi sözleri söyledi: ''Arkanızda düşman gibi deniz, önünüzde deniz gibi düşman. Nereye kaçacaksınız? Vallahi sizin için ancak sadakat ve sabır kalmıştır.
Böyle başladı ‘Endülüs’ün Hikâyesi’, ama böyle bitmedi…
***
Aşk insana neler yaptırmaz ki?
Tarık Bin Ziyad’ı, İspanya’nın fethiyle görevlendiren, Kuzey Afrika Valisi Mûsâ b. Nusayr ve Emevî Halifesi Velîd b. Abdülmelik için bir şey diyemem ama…
Tarık Bin Ziyad’a, gemileri yaktıran aşktı.
Fakat İspanya’ya yapılacak fetihlerin, fitilini ateşleyen Sebte (Ceuta) kontu Julianos'a, bunu yaptıran aşk değil, Vizigot kralı Rodrigo’ya olan kızgınlığıydı.
Tarık Bin Ziyad’a çok kısa sürede, Malaga (Mâleka), Elvira (İlbîre), Kurtuba (Cordoba) ve Tuleytula’yı (Toledo) aldıran, aşk değilse neydi?
Neyle izah edilebilirdi, kısa bir sürede kat edilen bunca mesafe.
Bunca fetih…
***
İspanya’da muazzam bir medeniyet kuruluyordu…
İlk kazma Vâdilkebîr’in kıyısında  kurulan er-Rusâfe sarayı için vuruldu.
İkincisi, hemen arkasından Kurtuba Ulucami için.
Bu şaheserleri İslam Medeniyetine armağan eden, Endülüs Devleti’nin kurucusu I. Abdurrahman, Abbasilerden canını zor kurtarmıştı.
Darbe yapmıştı Abbasiler ve tüm ailesini kılıçtan geçirmişti.
İyi ki kaçmıştı Şam’dan.
Yoksa eşsiz medeniyetin temellerini kim atacaktı.
İslam’ın en büyük üç camisinden birinin temelini atmıştı, I. Abdurrahman.  
Kurtuba Ulucami’nin…
Nereden bilebilirdi, bu caminin sonradan Cordoba Katedrali’ne dönüştürüleceğini; bilemezdi!
Fakat bilseydi yine yapardı.
Çünkü bu bir aşktı…
Bu aşkla Kurtuba’da, tam 700 cami, 300 hamam, 70 kütüphane, 50 hastane, 17 üniversite inşa edildi.
Sadece Kurtuba’da, insanlığa 4 bin el yazması eser miras bırakıldı.
Ve daha niceleri…
Gırnata’da, İşbiliyye’de, Tuleytula’da ve Endülüs’ün dört bir tarafında camiler, hanlar, hamalar, saraylar, hastaneler, kütüphaneler ve üniversiteler yükseliyordu.
Eser üstüne eser yazılıyordu.
Üniversitelerde, İslami İlimler’in yanında, matematik, kimya, tıp, astronomi okutuluyordu.
Ne Avrupa’da ne de dünyada görülmüş şey değildi bu!
İbn-ül Arabi, İbn-i Firnas, Kurtubi, İbn-i Meymun, Zerkali, İbn-i Rüşd, İbn-i Cübeyr, İbn-i Tufeyl, İbn-ül Meserre, İbn-i Malik, El-Zehravi ve niceleri…
Her biri bir dev olan bu âlimler ve daha nicesi buralardan yetişti.
Tam 8 asır boyunca Müslümanlar, Hıristiyanlar, Yahudiler bir arada yaşadı.
İspanyollar çok daha sonra bunu keşfettiler ve buna Convivencia dediler.
Olağanüstü bir şeydi bu…
Olağanüstü bir kültür, paha biçilmez bir deneyim.
Birlikte çalışmak, birlikte kazanmak, birlikte öğrenmek ve birlikte yaşamak…
Avrupa yeni bir şey daha öğrenmişti Müslümanlardan.
Herkes çalışıyor, herkes kazanıyor, her kes okuyordu.
Herkes birkaç dil biliyordu.
Yerli halk anadili gibi Arapça konuşuyordu.
Her kes vasat birer âlimdi.
Şiirler yazılıyor, kitaplar yazılıyor, icatlar yapılıyor…
Yeni fikirler, yeni bilgiler, yeni âlimler…
İlimi seyahatler, ticari seyahatler…
Kâğıt, matbaa, usturlap…
Saraylar, hanlar, hamamlar, camiler, kütüphaneler, üniversiteler…
Baş döndürücü bir medeniyet.
Eşsiz, harika, muhteşem…
Endülüs değiştikçe İslam âlemi değişiyor, İslam âlemi değiştikçe dünya değişiyordu.
Öğrenme açlığı vardı sanki.
İnsanlar öğrenmek için can atıyordu.
Başta papazlar olmak üzere, Avrupa’dan akın akın öğrenciler Endülüs’e gelip ilim öğreniyordu.
Arapça öğrenen papazlar vardı.
Avrupa çamurla boğuşurken, Kurtuba sokakları geceleri kandillerle aydınlatılıyordu.
Avrupa kirli, pasaklı dolaşırken, Endülüs hamamlardan geçilmiyordu.
Hamamı, yıkanmayı Endülüs’ten öğrendi Avrupa.
Pasaklı Kraliçe İsabella ölene kadar hiç yıkanmamıştı.
Avrupa akıl hastalarını içine şeytan kaçmış diye yakarken; bitle, fareyle, vebayla uğraşırken;
Endülüs’te tıp yeniden yazılıyordu.
El-Zehravi gibi hekimler tüm dünyaya şifa dağıtıyordu.
Sadece şifayı,  temizliği ve yıkanmayı değil; ilmi, irfanı, insanlığı, hoşgörüyü, terbiyeyi, edebi, zarafeti, tahammülü, birlikte yaşamayı ve daha nicesini Endülüs’ten öğrendi Avrupalılar.
Böyle başladı Avrupa’da medeniyet.

Selam ve dua ile…

Mücahit KUMANDAVEREN            
12.08.2019 / Tatvan

*Tüm hakları saklıdır. Yazarın izni olmadan hiçbir şekilde, çoğaltılamaz, yayınlanamaz, kopyalanamaz.
 


14

Yorumlar

Yorum Yap